Seyyid Zekeriya oğlu Seyyid Yusuf (1911-2002)
Son güncelleme: 18 Aralık 2023
SEYYİD ZEKERİYA OĞLU SEYYİD YUSUF (1911-2002)
AYRI DÜŞEN KARDEŞLER
Afurca’daki ehlibeyt ahfadından Seyyid Ahmed’in evlatları; Seyyid Abdülma’bud ve Seyyid Zekeriya göç esnasında ayrı düşmüşlerdi. Abdülma’bud İrşadiye’ye, Zekeriya ise Hamidiye’ye gitmişti.(*) Torunlarından merhum Maruf Çaksu’nun derleyip yayınladığı kısa tarihçe-i hayatına göre Abdülma’bud, 1880 Dağıstan doğumluydu ve Anadolu’ya 1897 yılında gelmişti. Annemin dedesi olan kardeşi Zekeriya’nın da nüfus kayıtlarına göre doğum tarihi ve yeri ise yine 1880 Dağıstan’dır. İki kardeşin ikiz olduklarına dair bir bilgi bulunmadığı için herhalde tarihlerden birinde yanlışlık olmalıdır.
Keçiağılı’nda çobanlık yapan Seyyid Abdülma’bud, 60 yaşından sonra Kur’an okumayı öğrenmiş, hiç kaza namazı olmayan (sahib-i tertib), sürekli abdestli gezen, namaz kılarken çok uzun süre secdede kaldığı görenler tarafından nakledilen, mübarek bir zattı. I. Dünya harbine katılmış ve Kanal bölgesinde (Süveyş Kanalı) 4. Orduda İngilizlere karşı savaşmıştı. Ancak ordu yenilmiş ve dağılmış, kendisi de İngilizlere esir düşmüştü. Fakat bir yolunu bulup kaçmış, ama dönüş yolunda bu defa da bedevilerin eline düşmüştü. Onlarla anlaşamadığı için onu öldürmeye karar vermişler. O da yüksek sesle kelime-i şehadet getirince müslüman olduğunu anlayıp serbest bırakmışlar.
Seyyid Zekeriya’nın oğlu olan rahmetli dedem Seyyid Yusuf’un, (Zekeriye’nin Yusuf) babası ile amcası bu şekilde birbirlerinden ayrı düşmüş ve imkansızlıklar sebebiyle yıllarca aralarında gidiş geliş de olmamıştı. Ancak kendisi 1930’lu yıllarda askerliğini yapmak üzere Balıkesir’in ilçesi Edremit’te gelir. Yusuf dede hiç görmediği amcasına, orada askerlik yaptığını ve görüşmek istediğini haber verir. Seyyid Abdülma’bud da gidip yeğenini görmek ister. Bir atı ve bir ineği vardır. Eşinin karşı çıkmasına rağmen ineğini satar ve Edremit’e gider. Birliğinde asker Yusuf’u çağırırlar: “Malatyalı Yusuf, ziyaretçin var!”. Nizamiyeye geldiğinde bekleyen başka ziyaretçiler de vardır. O, acaba benim ziyaretçim kimdir, hangisidir diye onlara bakarken Adülma’bud amca yeğenini tanır ve:
“- Sen Yusuf musun?” der.
“- Evet”
“- Ben senin amcanım”
Amca ile yeğen gözyaşları içinde birbirlerine sarılırlar. Amca bu vuslatı pekiştirmek istercesine:
“- Ümmüna zuhummuna badastanım?” (Sen bizim dilimizi biliyor musun?) diye sorar. Yusuf:
“- Badastanım” (Biliyorum) diye cevap verir.
Amca ile yeğen, bundan sonraki konuşmalarına Tatça devam ederek yılların hasretini gidermeye çalışırlar. İzin alarak beraber çarşıya çıkarlar. Saatler çabucak geçiverir. Yusuf birliğine geri dönecektir artık. Ama amcası bunca yıl hasretten sonra görüp de kardeşinin yerine bağrına bastığı, öpüp kokladığı yeğenini bırakmak istemez. Hazır oralara gelmişken onu mutlaka tekrar görmek ister. Ona;
“- Askerliğin bittiğinde Manyas’a gelirsin, orada Nalbant İbiş Usta seni bize getirir” diyerek bir miktar harçlıkla birlikte adresini verir.
Yusuf dede askerliğini bitirir bitirmez Keçiağılı’na amcasının ve akrabalarının yanına gider. Abdülma’bud amca yeğenine tarla vereceğini ve evlendireceğini söyleyerek onu Keçiağılı’nda kalmaya ikna eder. Kendi tarlalarına götürür ve belli bir yerden sonra “burdan ötesi senin” der. Yusuf dede o sene orada kalır. Kendisine verilen tarlaları eker, biçer ve harmanı kaldırır. Fakat bu arada Hamidiye’nin muhtarı Seyyid Halid Şah, İrşadiye’deki muhacirlerin ileri gelenlerinden olan Seyyid Mehmed Efendi’ye bir telgraf çeker. Telgrafta Seyyid Zekeriya’nın büyük oğlu, Yusuf dedenin ağabeyi İbrahim’in çok hasta olduğu bu nedenle Yusuf’un acele gelmesi istenmektedir. Bu, muhtemelen bir vefat haberidir. Herkes bunu anlar ama kimse açıktan söyleyemez. Mehmed Efendi bu haberi vererek Yusuf’a Malatya’ya gitmesi gerektiğini söyler. Mutlaka önemli bir şey vardır ama Yusuf ne olduğunu bilemez. Hamidiye’ye geldiğinde ağabeyi İbrahim’in vefat ettiğini öğrenir. Küçük yeğenleri Rabiye ve Ümmü Seleme yetim, yengesi Fatma hanım dul kalmıştır.
Bir süre sonra tekrar Keçiağılı’na dönmek istese de köyün büyükleri buna razı olmazlar. Hem akrabası hem de köy muhtarı olan Seyyid Halid Şah, Seyyid Yusuf’a “Ağabeyinin emanetlerini köy yerinde yokluk içinde, bir başlarına bırakıp gidemezsin. Onun hanımıyla evlenip yetim kızlarına sahip çıkman gerekir, en uygun olan sensin” der. Ancak Seyyid Yusuf bu kararı vermekte çok zorlanır, evlenmek istemez. Seyyid Halid Şah küçük kızı Medine’yi göstererek, yarı şaka yarı ciddi, yengesi ile evlendiği takdirde onu da kendisine vereceğini söyleyip onu ikna eder. Böylece genç Yusuf, İrşadiye’de kendisine yeni bir hayat kurabilecekken, bundan vazgeçmek zorunda kalır.
Yıllar sonra küçük Medine büyümüş ve evlilik çağına gelmiştir. Bir gün Seyyid Yusuf, bahçe komşusu da olan Seyyid Halid Şah ile bahçede görüşerek ona daha önce aralarında geçen konuşmayı hatırlatır.
“- Bana verdiğin söz hala geçerli mi?” diye sorar. Bunun üzerine Seyyid Halid Şah:
“- Evet ben verdiğim sözü tutarım, gelin kızımı isteyin” der.
Böylece Seyyid Yusuf Medine nene ile ikinci evliliğini yapar.
Aradan yıllar geçer, Seyyid Abdülma’bud 1953 yılında Keçiağılı’nda vefat eder. O yıllarda İrşadiyedeki gençler birer ikişer İstanbul’a göç etmeye başlamışlardır. İrşadiye orman köyü olduğundan tarla vasıflı arazi sınırlıdır. Oysa nüfus artmaktadır. Hayvancılıkla da uğraşmak istemeyen gençler, çareyi İstanbul’a giderek orada çalışmakta bulurlar. Seyyid Abdülma‘bud’un evlatları da İstanbul’a göç etmişler pazarcılık, dokumacılık gibi çeşitli işlerde çalışmaya başlamışlardır.
1930’lu yıllardan 70’lere kadar, ilişkiler oldukça seyrekleşir. Bir kaç mektup teatisi ve Seyyid Mehmed Efendi’nin 1950’lerde babaannem Mine kadına amcasının mirasını getirip teslim etmesinden başka buluşma veya görüşme olmaz. 1970’li yıllarda İstanbul’daki akrabalardan Hafız Mecid Efendi, İstanbul’dan biraz uzaklaşmak ister ve bu nedenle Malatya’ya gelerek Yusuf dedenin evinde misafir olur. Kendisinin kıraati çok güzeldir, hafızlığı da mükemmeldir. Köyde her akşam birileri onu evlerine davet eder. Hafız bir süre kaldıktan sonra tekrar İstanbul’a döner. Ayrılırken Yusuf dedeye:
“- Kızını İstanbul’daki akrabalara vermek ister misin?” diye sorar. O da:
“- Münasip biri olursa olabilir” der. Hafız Mecid:
“- Şerafeddin Amca’nın Habil isminde bir oğlu var. Münasiptir” der.
Hafız Mecid İstanbul’a geldiğinde Şerafeddin Amca’ya “senin oğluna Malatya’dan Yusuf amcanın kızını buldum, gidin isteyin” der. Bunun üzerine Şerafeddin amca ve hanımı Keddihan yenge Malatya’ya gelmeye karar verirler.
Şerafeddin amca, Keddihan yenge ile birlikte Haydarpaşa garından trene biner ve Malatya’ya gelir. Yusuf dede Malatya tren garında misafirlerini beklemektedir. Yıllar önce askerdeyken daha evvel hiç görmediği amcasıyla nasıl buluştuysa şimdi de onun oğluyla buluşacaktır. Yalnız bir fark vardır. İki amcaoğlu birbirlerini uzun yıllar önce görmüşlerdir ama acaba tanıyabilecekler midir? Çünkü 40 sene önce Yusuf dede, Keçiağılı’na gittiğinde Şerafedddin amca 7-8 yaşlarında bir çocuktur.
Kara tren Malatya garında yolcularını indirmeye başladığında, Yusuf dede onları uzaktan gözleyip, içinden “bu değildir, şu olamaz, bu da değildir herhalde” gibi tahminler yapmaktadır. Sonunda onu görür ve o anda kafasındaki bütün kalıpları siler. Çünkü hiç bir değerlendirmeye gerek yoktur, adeta kan çekiyordur. İrice yapılı, sarışına yakın beyaz tenli, pembe yanaklı, hafif kemerli burnuyla adeta ben buradayım diyen 50’li yaşlarındaki Şerafeddin amca, simasındaki nurla zaten tâ uzaktan belli olmaktadır. Yanında bir de Manyas yöresinin kendilerine özgü kıyafetiyle Keddihan yengeyi görünce Yusuf dedenin hiç şüphesi kalmaz. Onlara doğru yaklaşırken, Şerafeddin amca trenden son tahta bavulu indirmektedir. Göz göze gelirler. İşte o anda sanki zaman durur. Sözsüz, kelimesiz, cümlesiz kalpten kalbe giden yol tam olarak böyle bir şeydir. O anda söylenecek her söz fazladır ve sanki o büyülü buluşma anının tılsımını bozacaktır. Her ikisinin de gözleri dolmuş, boğazları düğümlenmiştir. Zaten konuşmak isteseler de konuşamazlar. Birbirlerine sıkıca sarılıp uzun süre öyle kalır ve bir süre sonra her ikisi de gözlerini silerek ayrılırlar. Evet işte büyük bir buluşmanın ilk adımı atılmış ve nihayet İrşadiye ile Hamidiye 70 yıl aradan sonra birleşmiştir.
Bu arada muhacirlerin birbirlerinden ayrı düşen birinci ve ikinci kuşağı, hasret ve hicranla bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Hiç olmazsa onlar, üçüncü kuşak iki amcazâde olarak bu ayrılığa son vermişlerdir. Gerisi gelecektir gayri. Nitekim Seyyid Şerafeddin ile amcazadesi Seyyid Yusuf’un dünür olmalarından sonra Hamidiye ve İrşadiye arasında çok sayıda evlilikler yapılacak, akrabalar biribirlerini tanıyacaklardır.
(*)Seyyid Ahmed’in dört oğlu vardır:
- Seyyid Muhammed Fazıl (evlatları: Seyyid Faik, Seyyid Alâeddin ve Seyyid M. Sadık )
- Seyyid Habil (I. Dünya harbinde şehid olmuştur.)
- Seyyid Abdülma’bud (Mesud) (evlatları: Seyyid Ahmed, Seyyid Şerafeddin, Seyyid Cafer, Seyyid Mithat)
- Seyyid Zekeriya (evlatları: Seyyid İbrahim, Seyyid Hamza, Seyyid Yusuf)
Seyyid Muhammed Fazıl, Seyyid Habil, Seyyid Abdülma’bud göç esnasında İstanbul’a Seyyid Zekeriya ise Hamidiye’ye gitmişlerdir. Daha sonra üç kardeşten ikisi Seyyid Habil ve Seyyid Abdülma’bud İrşadiye’ye geçmişlerdir. Seyyid Muhammed Fazıl’a halası sahip çıkmış 14 yaşında Fatih medreselerinde ilim tahsil etmeye başlamış sonraki yıllarda Manyas’ta medresede hocalık yapmıştır. Manyas Merkez Camii’nin evlerinde oturmuş 40 yaşında salgın hastalıktan vefat etmiştir.
Kaynak kişi: Seyyid Yusuf oğlu Seyyid Hamid (Günhan) (Şubat-2021)