Kuba
Kuba’nın Kutlu Misafiri’nin torunları da asırlar sonra kendisi gibi eza ve cefalara maruz kalacak ve dünyanın dört bir yanındaki yeni Yesrib’leri Medine’leştirmek için azm-i rah edip yollara düşeceklerdi. Bunlardan bir kısmı da adeta Kaf dağını aşarak ulaştıkları Kafkaslarda kondukları ilk yere teberrüken Kuba adını vereceklerdi. Abbasilerin zulmünden bunalan Ehl-i Beyt mensuplarından bölgeye hicret edenler, Büyük Kafkas sıradağlarının kuzeydoğu yamaçlarındaki bol suyu, temiz havası ve yeşilin büntün tonlarıyla cennetleri andıran bu yere mübarek cedlerinin Yesrib’e hicretlerindeki ilk durağının adını vereceklerdi.
Yesribliler nasıl dursunlardı? Günlerdir gözleri yollarda bekledikleri kutlu misafir şimdi bir saatlik mesafedeki Kuba köyündeydi. O’nu daha önce görenler, görmeyenlere O’ndan bahsediyorlar; yüzündeki nurdan, tevazusundan, ahde vefasından, insana saygısından, güzel ahlakından uzun uzun anlatıp en sonunda da O’nu tasvir etmekten aciz olduklarını itirafla bitiriyorlardı. O bir beşer olduğu halde, beşer gibi değildi ve adeta taşların arasındaki bir yâkut gibiydi. Güyâ yâkut da taşdı ama yâkuttu! Bu da O’nu gören görmeyen herkesin O’na iştiyakını artırıyordu. Şimdi gelmişti işte! Kuba burunlarının dibinde değil miydi? Madem O oradaydı artık Yesrib’de durulur muydu? Nitekim dört gün boyunca neredeyse bütün Yesrib Kuba’ya aktı. Atı veya devesi olanlar binitli, olmayanlar ise yaya olarak Kuba’ya akın ediyorlar, O’nu ziyaret edip “hoşgeldiniz, safalar getirdiniz, gözlerimize nur, dizlerimize fer getirdiniz” diyorlardı.
Muhammed beşerdir, ama beşer gibi değildir/O taşların arasındaki yakut gibidir
Gelenler o kadar çok idi ki evlere sığmıyorlardı. Bu nedenle bir Mescid ihtiyacı doğmuştu. İşte İslamın ilk Mescidi inşa edilmeye başlanmıştı. Başta Allah’ın Elçisi olmak üzere herkes o kadar sevinç ve sürur içinde çalışıyordu ki... O, en ağır taşları bile kimseye vermeden bizzat kendisi taşıyordu. Karşılaşılan sıkıntı ve meşakkatlere müminlerin imanla ve sabırla mukabelede bulunmaları adeta Yüce Âlem’in sakinleri tarafından gıptayla takip ediliyor ve nihayetinde de Yüceler Yücesi’nden takdir beratı gelmekte gecikmiyordu. Yediden yetmişe herkesin gönülden seferber olduğu ve ihlasla, samimiyetle çalışarak kısa sürede inşa ettikleri yer “Takvâ Mescidi” olarak nitelendiriliyor ve şöyle buyruluyordu:
« Tâ ilk gününde takva temeli üzerine kurulan (Kuba'daki) mescid, namaz kılmana daha lâyıktır. Orada temiz olmayı sevenler vardır. Allah da temiz olanları sever. » (Tevbe 9/108)
Kuba, çölün ortasında küçücük bir köydü. Ama Kâinatın Efendisi’ni ağırlıyor ve birtakım ilklere sahne oluyordu. Evvelâ hicret Yesrib’e iken, Yesrib’den önce Kuba şerefleniyor, uzun çöl yolculuğundan sonra ilk durak oluyordu. İkincisi İslam’ın ilk mescidi burada inşa ediliyor ve Cenab-ı Hak bu mescidin takvâ üzere kurulduğunu tescil ediyor, onun ve içindeki müminlerin faziletini ilan ederek onları sevdiğini müjdeliyordu. Bir başka ilk de Yüce Önder’in burada ilk defa hutbe irad ederek Cuma namazını kıldırmasıydı. İşte Kuba bu kadar nasipli mübarek bir köydü artık...
Kuba’nın Kutlu Misafiri’nin torunları da asırlar sonra kendisi gibi eza ve cefalara maruz kalacak ve dünyanın dört bir yanındaki yeni Yesrib’leri Medine’leştirmek için azm-i rah edip yollara düşeceklerdi. Bunlardan bir kısmı da adeta Kaf dağını aşarak ulaştıkları Kafkaslarda kondukları ilk yere teberrüken Kuba adını vereceklerdi. Abbasilerin zulmünden bunalan Ehlibeyt mensuplarından bölgeye hicret edenler, Büyük Kafkas sıradağlarının kuzeydoğu yamaçlarındaki bol suyu, temiz havası ve yeşilin büntün tonlarıyla cennetleri andıran bu yere mübarek cedlerinin Yesrib’e hicretlerindeki ilk durağının adını vereceklerdi[*]
[*]Dedelerimizin geldiği Afurca köyünün bağlı olduğu şehir şimdi Azerbaycan’da kalmış olan Quba (Guba diye okunuyor) Rayonudur. Quba bölgesinde ahalisi seyyidlerden oluşan Afurca gibi başka köyler de mevcuttur. Quba’nın ismi o bölgeye yerleşen seyyidler tarafından Medine yakınlarındaki Kuba’ya izafeten verilmiştir.
Devamı: