Samerra
Ecdâdımıza revâ görülen zulüm üzerine Kaf Dağlarının ardına göçün ilk basamağı olan Samerra hakkında da kısaca bilgi verelim.
Hârun Reşid’den itibaren Bağdat, Abbasî hükümdarları için tehlikeli bir muhit olduğundan Mu’tasım (833-844) Bağdat’ın 100 km kadar kuzeyinde Samerra ismi verilen bir şehir kurdurdu. Hükümdarın Türklerden meydana gelen hassa ordusuna tahsis ettiği ve hükümet merkezi yaptığı bu şehirde yüzbinden fazla Türk vardı.
Şehrin bulunduğu yer, aslında tarih öncesi devirlerden beri yerleşim merkezi olarak kullanılmaktaydı Müslümanlık öncesinden kalma Samerra adını, hükümdarlar bastırdıkları madenî paraların üzerinde de kullanmışlar ve bunu “Surre men rea” (Gören hayran kalır) şeklinde yorumlamışlardır. Samerra’da 836-892 yılları arasında sekiz Abbasî hükümdarı yaşamıştır. Müslümanların kurduğu en büyük şehirlerden biri olan Samerra’da pek çok saray vardı. Yalnız Mutevekkil’in 24 saray yaptırdığı söylenir. Ayrıca şehirde birçok konak, hamam, cami, dükkan, cezaevi, askerî tesisler ve hanlar varmış İmam Ali Hâdi Hazretlerinin ve ailesinin bir nevî hapis gibi misafir edildiği yoksullar evi olan Hân-ı Saâlik, bunlardan biridir.
İktidar hırsı ve hevesi ile doğruluktan ayrılarak etrafına yaptığı zulüm ve haksızlıklar zamanla tarih sahifelerine geçince, o kimse ister şah ister padişah olsun hayırla anılmıyor. Saltanat tahtını çevreleyen riyâkârların iltifatı, iktidar ile kayıtlı olduğundan bir gün geliyor yapılan hareketler gerçek yüzü ile ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar, Şam’ı kendilerine hükümet merkezi seçen Emevî hükümdarlarının Peygamber soyuna reva gördükleri muamele onların yıkılmasından sonra bu defa Abbasiler devrinde de azalmadan aynen devam etti. Peygamberimizin şerefli yolundan ayrılarak içki ve sefahat âlemine dalan zalim Abbasi hükümdarları, seleflerinden farklı olarak yaşamlarını gerçek müslümanların nazarlarından gizlemek ve herhangi bir ayaklanmaya karşı emniyetlerini sağlamak için yeniden inşa ettirdikleri Samerra’nın muhteşem saray ve konaklarında yaşamayı tercih etmişlerdi. Ama bu ihtişamdan, bugün toprak altında kalmış kalıntılardan başka bir şey görülmez. Ancak ortadan kaldırmak istedikleri Peygamber soyunun iki yüce imamı Ali Hâdi Naki ile Cafer Mehdî Zeki Hazretleri’nin türbeleri, bugün bir harabe halinde olan Samerra’nın yakınındaki Samiriye kentinde, İlâhî adaletin yüce bir tecellisi olarak bütün ihtişamı ile ayakta durmaktadırlar.
İbret almak için tarih ne güzel bir ölçü, ne parlak bir ayardır insanlara. Ama, şairin dediği gibi şayet ibret alınsaydı, tarih tekerrür eder mi idi?
Tarih boyu enbiyalardan ailemize kadar sürüp gidiyor haksızlıklar. Seyyid Ahmed Hüsameddin Hazretlerinin Trablusgarp’a sürülmesi de aynı dramın bir başka sahifesi, bir başka bölümü değil midir?
İlim ile saltanatın, kalem ile kılıçın, haklı ile haksızın bu sinsi mücadelesi bundan böyle de kıyamete kadar devam edip gidecektir. Yalnız şu var ki “Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah”
İşte böyle bir ortamda, Seyyidler Dağıstan’ın kartal yuvası dağlarını kendilerine vatan saydılar ve XV. yüzyıldan itibaren devamlı olarak Derbent’te yaşamaya başladılar. Daha sonraları Hazar Denizi’nden aşağı yukarı 10 km. mesafede, ovanın dağlarla birleştiği yerde Rükân köyünü kurdular. Ancak burası, Hazar’ın kuzey-güney yolu üzerinde olduğu için güvenli değildi. Seyyid Mehmed Zâhid Hazretleri zamanında (1463-1538) Rükân yakınlarında, üç tarafı geçit vermeyen yüksek kayaların üstündeki düzlüklere yerleşmeyi tercih ettiler. Denizden 800 metre yükseklikte, bütün ovaya hâkim olan bu yeni yerlerine Rükâl adını verdiler. Köyün kurulduğu düzlük, tahminen 400-500 metre batıdaki yüksek dağların ormanlarla kaplı dik yamaçlarına kadar uzanıyordu.
XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti’nin hâkimiyetinde bulunan Dağıstan, asırlar boyu Moğol ve Tatarların saldırılarına uğramış ve nihayet İran’ın eline geçmişti. Bu dönemde şamhallık denilen küçük prenslikler kuruldu. XVI. yüzyılın ikinci yansında bunların bâzıları Rus koruması altına girdi. Dağıstan üzerinde sürüp giden İran, Rus ve Osmanlı çekişmeleri, 1813 de Rusya’nın bu toprakları ilhak etmesi ile neticelendi.
“Susmakta ve gizlenmekte hayat yoktur. Bilgi ve edep ancak halk ile ilişkide olup gizlenmekte değildir.” diyen Seyyid Mehmed Zâhid Hazretleri’nden itibaren, seyyidler bilgiye susamış olan halkı irşad için suskunluklarına son vermişlerdir. Bilgi bakımından devirlerinin her zaman en üstünü olan seyyidler bazan vaazları ve nasihatları, bazan da eserleri ile daima halkı irşad ve terbiye etmeye çalışmışlardır. Gençler, yalçın kayalıklarda av yaparlarken büyükleri halkı eğitir, bu suretle bir taraftan cengâverlik, bir taraftan da ilim yollarında ordaki insanlara örnek olurlarmış.
Devamı: