Ehlibeyt İmamlarının Hicretleri

“Zalimlere mehl olmasa matlûb-i ilâhî
Bir demde yakar âlemi mazlumların âhı”
İmam Hüseyin efendimizin şehadetinden sonra, Allah’ın bütün insanlık için seçtiği en son ve en mükemmel din, hanedanların devlet ve saltanatlarını devam ettirmek için suistimal edilmiş; buna mukabil canları pahasına devamlı Hakk’ı söyleyen, Hakk’ın yanında olan, Hakk’ın hatırını âlî tutan Ehlibeyt ahfadı, bu devletlûlar (!) tarafından en büyük tehlike olarak görülmüştür. İşte bu nedenle Emeviler ve Abbasiler döneminde Ehlibeyt’e yapılan zulümler devam etmiş ve Ehlibeyt mensuplarının hayatları hicretle, sürgünlerle, takip ve tarassutlarla geçmiştir.
Muaviye b. Ebi Süfyan’ın oğlunu kendisinden sonraki halife olarak tayin etmesi neticesinde, Allah Elçisinin temsil edildiği makam dünyevileştirilmiş ve babadan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür. Oysa Allahın Yüce Elçisi, kendisinden sonra müslümanlara önderlik edecek zatı tayin etmemiş, o işi müslümanların aralarında meşveret ile yapmalarını istemiştir. Nitekim râşit halifeler de hep meşveretle seçilmişlerdir. Ancak İmam Hüseyin efendimizin şehadetinden sonra, Allah’ın bütün insanlık için seçtiği en son ve en mükemmel din, hanedanların devlet ve saltanatlarını devam ettirmek için dayandıkları güçlü bir dayanak olarak suistimal edilmiş; buna mukabil canları pahasına devamlı Hakk’ı söyleyen, Hakk’ın yanında olan, Hakk’ın hatırını âlî tutan Ehlibeyt ahfadı, bu devletlûlar (!) tarafından en büyük tehlike olarak görülmüştür. İşte bu nedenle Emeviler ve Abbasiler döneminde Ehlibeyt’e yapılan zulümler devam etmiş ve Ehlibeyt mensuplarının hayatları hicretle, sürgünlerle, takip ve tarassutlarla geçmiştir.
Nebîler Sultanı’nın açıkça ve ısrarlı bir şekilde Ehlibeyt konusunda ümmetini uyarması ve Kur’anı Kerim’de bazı ayetlerin yine Ehlibeyt sevgisine işaret etmesine rağmen Ehlibeyte revâ görülenlerin hiçbir geçerli sebebi olamazdı. Yapılanlar çok büyük günahtı ve alçakça işlenmiş zulüm ve cinayetlerdi. Fakat bu cinayetleri bahane ederek Allah Resûlünün güzide halifelerine, sahabelerine ve hatta iffeti ve dupduru temizliği vahiyle tasdik ve teyid edilen pâk zevcesi, betûl validemiz Hz. Aişe’ye dil uzatmaya kadar götürülen sözümona Ehlibeyt sevgisi de meşrû ve caiz değildi.
Allah Resûlü Ehlibeyt konusunda ümmetini uyardığı gibi yine gaybî bir ihbarla sahabilerinin vasıflarına ve üstünlüklerine dikkat çekerek onlara dil uzatılmaması gerektiğini de beyan ediyordu. Bu da yine Peygamber Efendimizin çağları aşan bir başka mucizesi idi. Zira O’nun bu husustaki uyarıları aynı zamanda kendisinden sonra ashabına dil uzatılacağını da haber vermekteydi. Nitekim İbn-i Sebe ve taraftarlarınca başlatılan ashâb düşmanlığı kampanyası bu haberi doğru çıkarıyordu.
Böylece daha kundakta iken ümmetini dileyen ümmetine düşkün Peygamber, kendisinden sonra kıyamete kadar onların yolunu aydınlatacak ve yanlış yollara sapmalarını engelleyecek işaret fişekleri gönderiyordu:
“ ̶ Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine ittiba etseniz hidâyete erersiniz.”
“̶ Benim sahabelerim âdildirler.”
“ ̶ Bir kimse ashabımı severse beni sevdiği için sever. Onlara buğz eden dahi bana buğzundan dolayı buğz eder.”
Yüce Peygamberin kutlu yoldaşlarının hepsi kurtuluşa erenlerdendi. Hepsi O’na yoldaş olma şerefinde müşterekti. Allah ve Resûlü, onların hepsinden razı olmuş ve onları medh-ü sena etmişlerdi...
Şimdi bu husustaki ifrat ve tefrit noktalarına bizzat Allah Resûlünün beyanlarıyla dikkat çektikten sonra meş’um Kerbelâ hadisesindenin akabinde asırlarca devam eden Emevî ve Abbasî zulümlerine değinelim.
En büyük hicret elbette ki Mekke’den Medine’ye yapılmıştı. Alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberin nuru, korkunç bir karanlık içindeki kavminin gözlerini kamaştırmış, yarasaların ışıktan rahatsız olduları gibi O’ndan ve etrafındaki bir avuç güçsüz insandan rahatsız olarak onların canlarına ve mallarına kast etmişlerdi. Böylece ilk kadir bilmezlik Allah’ın en sevgili elçisine karşı ortaya konmuş, kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı yüce insan Mekkelilerden hüsn-ü kabul görmemişti. Nihayet Yesrib’e hicret edilmiş ve çölün ortasındaki küçük bir ortaçağ kasabası olan Yesrib, medeniyetin beşiği Nurlu Medine olmuştu. Değil mi ki o en büyük peygamber çileyle ızdırapla yoğrulmuş hayatını hicretle taçlandırmıştı, artık kıyamete kadar başta Ehlibeyt olmak üzere bu yolun yolcuları aynı güzergâhı takip edeceklerdi.
Başta Arap yarımadasının çevresi sonra İran, Anadolu, Kafkasya ve Asyanın uçsuz bucaksız bozkırları, bu soylu muhacirler için “Medine” olmuştu adeta... Allah’ın (c.c.) hikmeti yine tecelli etmiş, Ehlibeyte reva görülen zulüm ve haksızlıklar, adı geçen geniş coğrafyalarda yaşayan yüzlerce kavmin İslam ile şereflenmelerine vesile olmuştu.
Nitekim İmam Hüseyin Kûfe’ye hicret ederken Kerbela’da kuşatılmış ve şehid edilmişti. Sonra kim bilir kaç asır devam eden baskı ve zulümler Ehlibeyti ta Asya steplerine, Kafkasya’nın dağlarına ve Anadolu’nun yaylalarına dağıtmıştı.
Ne yazık ki İmam Hüseyin efendimizle başlayan bu büyük trajedi, Emeviler ve Abbasiler döneminde de nesl-i pakin seçkin evlatlarına karşı zulüm ve işkenceler şeklinde devam etmişti. Bu asil insanlar, devlet eliyle terör estirilen bu dönemlerde öyle zorlanmışlardı ki mümkün olduğu kadar ıssız dağ başlarına çekilmişler veya uzak diyarlara gitmek zorunda kalmışlardı.
Bu bölgelere yayılan Ehlibeyt ahfadı buralardaki insanların gönüllerini fethetmiş ve onları en büyük hakikat olan İslamiyet ile tanıştırmışlardı. Onlar “seyyid” diler. Seyyid “efendi” demekti ve mübarek cedlerinin kainat çapındaki efendiliğinden paylarına düşen bir katre efendilik bile kıyamete kadar gelecek bütün ahfada yetecekti.
Devamı: