İçeriğe geç
Afurca
Hamidiyeli Seyyidler

Askerlik (1954-1956)

Evet ayrılmıştı köyünden ve anacığından. Mine kadının boğazına düğümlenen bir hıçkırık ve gözlerinden sessizce süzülen iki damla yaştan başka, arkasından ne bir mendil sallanmış ne de bir el kalkmıştı. Gariplerin askere uğurlanması da böyleydi demek ki.

Yıllar nasıl da geçmişti. Seyyid Mehmed Fazlı babasını kaybedeli tam 12 sene olmuştu. Babası vefat ettiğinde küçük bir çocuktu o, ama şimdi büyümüş delikanlı olmuştu. Artık evin işlerini çekip çeviriyor; tarla ve bahçe işlerinde annesine yardımcı oluyordu. Mine kadın da biricik oğlu ile gurur duyuyor ve onun varlığından güç alıyordu. Anne ile oğul biribirlerine destek olmuşlar ve hayata sımsıkı tutunmuşlardı. En büyük sıkıntıları hayatta başka kimselerinin olmaması idi, yalnızdılar. Ama yalnızlığa bile alışmışlardı. Biribirlerinden destek alıyorlardı. Ancak Seyyid Mehmed Fazlı’nın askerlik çağı gelmişti.

Askerlik vatan borcuydu. Şartlar ne olursa olsun vatan borcu ödenecekti. Bunun için ana ile oğulun ayrılması gerekse bile bu kutsal vazife yerine getirilecekti. Seyyid Mehmed Fazlı o gün öğlen namazını köyün camiinde eda etti. Zaten camiin müdavimlerindendi. Namazı köyün imamı Bediğin Vahap Hoca kıldırmıştı. Namazdan sonra hocanın yanına gidip Allahaısmarladık dedi. Hoca zaten bilyordu onun askere gideceğini. Bu arada köyün yaşlılarından birkaçı daha yanlarına gelerek konuşmaya dahil oldular. Seyyid Ahmet Paşa dayının, Seyyid Yusuf dayının ve Seyyid Dergah emminin ellerini öptü diğerleriyle de sarılarak vedalaştı. O gün ikindiden sonra köyden ayrılacak ve askere gidecekti. Köyün yaşlıları bir bakıma kendilerinin yetiştirdiği ve kendi evlatları gibi gördükleri Seyyid Mehmed Fazlı’ya dualar ettiler.

Eve geldi. Mine kadın bir taraftan ağlayarak çamaşırlarını katlıyor bir taraftan da yolluk olarak yiyecek birşeyler hazırlıyordu. Ağladığını oğluna belli etmemeye çalışıyordu. Her ikisine de ayrılık çok zor geliyordu. Çünkü onlar sadece ana-oğul değil, aynı zamanda her türlü zorluğa karşı birlikte mücadele eden birer savaşçı idiler. Ama şimdi ayrılmak zorundaydılar.

Seyyid Mehmed Fazlı o yaşına kadar anacığından hiç ayrı kalmamıştı. Şimdi ilk defa ayrılacak ve büyük şehirlere gidecekti. Askerlik zaten başlı başına zor bir işti. Nereye gideceği nelerle karşılaşacağı belli değildi. Bu belirsizlik onu iyice endişelendiriyordu. Ama o bütün bunları zihninde bir tarafa iterek sadece anacığını düşünüyordu. Onu nasıl yalnız bırakacaktı, ondan nasıl ayrılacaktı? Mine kadın da çok hüzünlüydü. Yemeyip yedirdiği giymeyip giydirdiği, binbir türlü meşakkatle hem ana, hem baba, hem amca, hem dayı, hem kardeş olup büyüttüğü Fazlı’sından ayrılacaktı. Bu öyle bir durumdu ki ana ile oğul hem kendileri için hem de biribirleri için üzülüyor, böylece hüzünleri katlanıp katmerleniyordu.

1954 6 Nisan Salı günüydü. Seyyid Mehmed Fazlı ikindiyi evde kılıp Yazıhan’a doğru yola koyulacaktı. Evleri zaten köyün girişindeki ilk evdi. Evden elli metre kadar yüründüğünde tren istasyonuna giden yola giriliyordu. Anacığının hazırladığı sofrada birşeyler atıştırdı alelacele. Oğlunun en sevdiği yemekleri hazırlamıştı Mine kadın. Mis gibi tereyağlı bir bulgur pilavı ve yanında da yeni kalaylanmış bir bakır kapta kavurma vardı sofrada. Ayran ve soğan da bu mükemmel sofranın tamamlayıcılarıydı. Tabii bir de yeni ıslatılmış yufka ekmek. Seyyid Mehmed Fazlı çok az yiyebilmişti. Lokmalar boğazına düğümleniyor boğulacak gibi hissediyor ve durmadan ayran içiyordu.

İşte ayrılık vakti gelmişti. Ana ile oğul son bir kez daha kucaklaştılar evin önünde. İkisi de hiç ayrılmak istemiyor, gözlerindeki yaşları saklamaya çalışıyorlardı. Seyyid Mehmed Fazlı annesini bırakmadan eğilip yerdeki çantasını aldı. Mine kadın da artık onu bırakması gerektiğini anlamış ve yerdeki su kabını almak için eğilmişti. Her ikisi de konuşmuyorlar daha doğrusu hıçkırıklarını bastırmak için susuyorlardı. Seyyid Mehmed Fazlı çantasını sırtına vurup köyün toprak yolundan Yazıhan’a doğru süzülmeye başladığında Mine kadın yerden aldığı kaptaki suyu arkasından serpiverdi.

Evet ayrılmıştı köyünden ve anacığından. Mine kadının boğazına düğümlenen bir hıçkırık ve gözlerinden sessizce süzülen iki damla yaştan başka, arkasından ne bir mendil sallanmış ne de bir el kalkmıştı. Gariplerin askere uğurlanması da böyleydi demek ki.

Şimdi askere gidiş hikayesini kendi kaleminden okuyalım. Kendi el yazısıyla defterine aldığı notlar:

“6.4.1954 günü evde hazırlık yaptım. Şehre makine olmadığı sebepten akşama trene gittim. Şansdan tren tehirli imiş gece yarısı geldi. Neyse sabah namazı şehre indim yani 7 Nisan 1954 günü. Sabah dokuzdan sonra şubeye gittim. Hemen elbise verdiler giydim ve öğle vakti iki saat serbest bıraktılar. Safiye bibi gile gittim ve çarşıda biraz gezdikten sonra saat ikide tekrar şubeye gittim.

……

Tren gelir gelmez hemen trene atladım. 7.4.1954 Çarşamba günü alafranga saat dörtte tren Malatya’dan hareket etti. Tabi Mehmet beni yolcu ettikten sonra döndü. Ben Adana-Konya hattı üzerinden iki gün iki gece yol derc ettikten sonra 9 Nisan 1954 Cuma günü akşam namazı Haydarpaşa’da indim. Üç tane İzmirli arkadaşla motora 25’er kuruş verip Sirkeci’ye geçtik. O gece Sirkeci’de otelde kaldık. Her birimiz memlekete birer mektup yazdık. Sabahleyin mektupları postaya attık ve onlardan ayrıldım.

İlk olarak tramvaya bindim Nebi’nin yanına gidiyorum. Tramvaycıya sordum ‘bilet parası kaç kuruş vereceğim?’. O üç kuruş demiş, ben 100 kuruş anlayarak çıkardım bir lira verdim ve ben bana diyorum ki sekiz – dokuz aydır bu arkadaşa hasretim bir liranın hiç kıymeti yok. Derken biletçi bana 97 kuruş verdi. Anladım ki bilet üç kuruşmuş.

Ne ise 10 Nisan 954 Cumartesi günü Ayasofya Müzesinin yanında tramvaydan indim. Sora sora Ahırkapı’ya gittim. Orada birkaç asker çim söküyorlardı. Beni çağırdılar ‘hemşerim çaylak mısın?’ ‘hayır çaylak değil acemiyim’ dedim. Seni bu tabura mı verdiler diye sordular. Ben de ‘evet’ diye cevap verdim. Onlar da ‘peki öyleyse dur nöbetçi çavuşu şimdi gelecek seni o götürsün’ dediler. O zaman ‘hayır ben bu taburun malı değilim, buraya gelmekteki gayem burada askerlik yapmakta olan arkadaşımı görmek istedim’ deyince onlar da ‘hemşerim çakı gibi askersin maşallah yürü git, bu yol doğru tabura gider’ dediler. Onlardan ayrıldım.

M. Fazlı Günaydın (solda) ve M. Nebi Oruç 2 Ocak 1955, İstanbul

66. Tümen İstihkam Taburuna geldim. Nizamiyedeki nöbetçi beni içeri bırakmadı. Ne ise rica minnet içeri girdim. Nebi’nin koğuşunu sordum gösterdiler. Koğuşa girdim. Nebi birkaç arkadaşı ile bir köşede konuşurlarken yanlarına gittim. Selam verdim Nebi hemen ayağa kalktı. Toka yaptıktan sonra yer gösterdiler oturduk. Memleket havadislerinden Nebi’ye anlattım ve aynı gün öğleden sonra ve 11 Nisan 1954 Pazar günü akşama kadar Nebi ile İstanbul’un bazı yerlerini gezdik, fotoğraf çektirdik. Pazar günü akşama Çorlu’ya tren varmış. Nebi’den ayrıldım, Sirkeci İstasyonuna gittim.

Sülüs aldım, akşam saat dokuzda trenle Çorlu’ya hareket ettim. O gece Çorlu’ya indim. Aynı gece 233 P. A. Nö. Sb. tarafından yedi-sekiz kişi bir çadıra doldurdular. O gece kuru otları yatak yaparak yattık. Yani 12 Nisan 954 Pazartesi günü Çorlu’ya dahil oldum. Tarlaların neşesi ıspanak çorbasını İstanbul’da Nebi’nin yanında yediğim gibi bayırların menekşesi mercimek çorbasını da Çorlu’da yedim.

Şiddetli rüzgarlar kumları savuruyor insana göz açtırmıyordu. Bu soğuklara ait şiir yazdım defterin ilk sayfasında. Battal kivre 65. Tümen ambarında imiş onunla da görüştüm. Bir gün Çorlu’da kaldıktan sonra yeni gelenleri her tarafa seçiyorlardı. Mardinli Hüsnü Çelik ve beni Yüzbaşı yanına çağırdı ‘oğlum size müjde yaza bahara karşı gidiyorsunuz’ dedi. Ben de ‘nereye Yüzbaşım’ diye sordum. ‘İzmir’e’ diye cevap verdi. ‘Karşı çadırda 15 kişi İzmir’den gelen arkadaşlarınız var, onların yanına gidin sizi yarın göndereceğim’ dedi. Çadıra gittik. İzmirliler bizi çadıra koymamak istedilerse de leç gürültü çadıra girdik. O zaman Bitlis’li Rafi Arıkbaş’larla arkadaş olduk. O gece çadırda yattıktan sonra biz 18 kişi olduk. Başımıza İzmirli bir Onbaşı muhafız verdiler.

İzmir’e gitmemiz için 14 Nisan 954 Çarşamba günü bizi trenle İstanbul’a sevk ettiler. O akşam İstanbul Sirkeci’de indik ve bir otele girdik. Nebi’nin yanına gitmem için Onbaşı’ya söyledim bırakmadı. Ne ise otelde yattık. Sabah namazı kalktım otelden çıktım. Yaya olarak doğru Nebi’nin yanına gittim. Nebi’yi yataktan kaldırdım görüştük ve beni yolcu etti. Allaha ısmarladık diyerek otele arkadaşların yanına geldim. Onlar da kalkmışlardı. Topluca Galata iskelesine gittik. 15 Nisan 954 saat dokuzda İzmir Postası denilen vapura bindik. 32 saat deniz üzerinde gittikten sonra 16 Nisanda ikindi vakti İzmir Limanında indik. O gece İzmir’de otelde kaldık. Devrisi günü İzmir fuarını gezdik dolaştık. Akşam üstü otobüse 50’şer kuruş verdik doğru Abdullah Ağa Çiftliğine indik. Yani 17 Nisanda kıtaya dahil oldum.”

Ramazan Bayramı

Ramazanı bitirdik gün geçmez derken
25 Mayıs şafak atarken
Namaza hazırlandık sabahtan erken
Annem bayramın mübarek olsun

İçtima ile yürüdük camiye gittik
Namaza durunca herşeyi unuttuk
Bu yıl bu bayramı Burgaz’da yaptık
Bensiz bayramınız mübarek olsun

Camiden çıkınca sarardı benzim
Tabura gitmeye tutmuyor dizim
Hasretlik ucundan doluktu gözüm
Annem bayramınız mübarek olsun
…
Kışın Trakya’nın soğuğu serttir
Yazın da sıcağı gayet çok merttir
Eller bayram yapar askere derttir
Annem bayramınız mübarek olsun

Askerlik dediğin hazar seferli
Bazı gülüyoruz bazı kederli
Üç bayram geçirdim gönlüm kederli
Bensiz bayramınız mübarek olsun
…
Sabahleyin kalktım başım dönüyor
Uykuya doymadım gözüm yanıyor
Herkes sılasında bayram yapıyor
Bensiz bayramınız mübarek olsun
…
Ben derdimi yaza yaza bitirmem
Gönlüm kederlidir katiyen gülmem
Gönlüm şen olur mu hayatta bilmem
Annem bayramınız mübarek olsun
…
Yeter Mehmet Fazlı kâfi bu kadar
Her bayram geldikçe derdimiz artar
Ya Rabbi cümlemizi sen burdan kurtar
Cümlenizin bayramı mübarek olsun

M. Fazlı GÜNAYDIN (25.5.1955, Lüleburgaz)

Bu bölümde