Azmin Zaferi
Son güncelleme: 18 Aralık 2023
Bu hiç de kolay olmamıştı, ama sonunda olmuştu. Her türlü sıkıntının, zorluğun üstesinden gelinmiş beş çocuk sırasıyla okumuşlardı. Şimdi çocuklar ve torunlar Malatya’yı da aşarak Türkiyenin metropollerine hatta Avrupa ve Amerika’ya kadar dağılmış bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler.
Hicret devam ediyor. Ama kiminin hicreti mal için kimininki tahsil için veya daha başka sebepler için. Ancak sağlam bir niyetle bu hicretleri anlamlandırmak mümkün. Eğer son tahlilde niyetler Allahın rızasını kazanmaksa o zaman diğer amaçlar da gerçek hicret anlamıyla anlamlandırılmış oluyor.
Seyyid Mehmed Fazlı, muhacir bir ailenin yetim çocuğu olarak binbir türlü mahrumiyet ve meşakkate karşı biricik anacığı ile mücadele ederek büyümüştü. Ama Allah (C.C.) bu mahrumiyetlere karşı onun kalbine sağlam bir iman, kafasına ateşîn bir zeka ve gönlüne derin bir irfan bahşetmişti. Evet o ciddi bir tahsil görmemiş ve bir babanın vesayetide büyümemişti. Hayattaki tek varlığı ümmi bir kadın olan annesiydi. Ama buna rağmen o pek çok tahsilli kişilerde bile bulunmayan engin bir irfana sahipti. İlim ve irfan farklı şeylerdi. Genellikle ilim çalışılarak elde edilse de irfan Allah vergisiydi. Bu sebepledir ki büyüyüp yetiştiği köy ortamının kendi çocuklarına bir istikbal veremeyeceğini görerek hayatının en zor kararını vermişti: hicret. Evet hem bu hicreti başta dünyadaki en değerli varlığı olan annesi olmak üzere etrafındaki hiç kimse tasvip etmiyordu. Köy yerinde babadan dededen kalma topraklara sahip çıkmak çok önemseniyor, onları terk etmek hele de satmak affedilmez bir davranış olarak görülüyordu.
Seyyid Mehmed Fazlı bir devrimci kararlılığındaydı. Köy yerindeki sosyal baskıya, anacığının bu işe karşı olmasına, şehre geldiğinde bir iş ve gelir garantisi olmamasına rağmen, beş çocuklu büyük ailesi ve annesini alarak Malatya’ya taşınıyordu. Bu kadar büyük bir işe girişebilmesi için sağlam bir inanç ve keskin bir vizyona sahip olması lazımdı. Yoksa başka hiç birşey onu bu işe sevk edemezdi. İşte azim, kararlılık ve alın teriyle gerçekleştirilen bir devrim gibiydi onun yaptığı.
Kendisi çok zeki bir insandı ama ilkokulu bile ancak köye okul yapıldıktan sonra okuyabilmişti. Belki köye okul yapılmasa ilkokulu dahi okuyamayacaktı. Okulda çok başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri onun tahsiline devam etmesini istiyorlardı fakat daha çocuk yaşta aile reisi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmıştı. Herşey ona bakıyordu. Anacığını bir başına bırakıp gidemezdi.
Şimdi de kendi çocukları okul çağına geliyorlardı. Köyün şartları aşağı yukarı kendi yetiştiği döneminki ile aynıydı. Hatta belki de daha kötüye gidiyordu. Köyün nüfusu artmış muhacirlerden başka gelip yerleşenler de olmuştu. Osmanlı bakiyesi münevver insanlar birer birer azalmaktaydı. Köyde arazi ve su yüzünden kavgalar eksik olmuyor ve cehaletten kaynaklanan fitne ve fesat çoğalıyordu. Kendisi bu köyde kimsesiz bir şekilde büyümüştü ama büyüklerden ilim ve irfan öğrenmişti. Şimdi artık ne büyük dinleyen vardı ne de ilim ve irfan arayan... Çocukalrının bu ortamda büyümesini istemiyor çok istediği halde yapamadığı tahsil imkanını çocuklarına vermek istiyordu. Bunun için şartlar hiç de müsait değildi. Ama ne pahasına olursa olsun o bunu gerçekleştirmeye azimliydi.
Köyde oturdukları evi ve gelir getiren tek kayısı bahçesini satılığa çıkarmıştı. Buna başta anacığı karşı çıkıyordu. ‘Babanın sürdüğü, can ektiği toprağı mı satacaksın oğul?’ diyordu Mine kadın. Köyde herkes bir şey söylüyordu, açıkça kınayan da vardı arkasından çekiştiren de... Hiç dededen babadan kalma arazi satılır mıydı? Satılırsa onların kemikleri sızlamaz mıydı? Seyyid Mehmed Fazlı bunları duyuyor hatta içten içe kendisi de katılıyordu söylenenlere. Ne var ki o aydın bir insandı. İleri görüşlüydü. Hem sonra yüce dinimizin ilk emri de ‘oku’ değil miydi? ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ Kendisi bu emre imtisal etmiş küçük yaşta Rabbinin ismiyle O’nun kelamını okumaya başlamıştı. Sonra köye okul yapılınca orayı da pekiyi derece ile bitirmişti. İmkan olsa idi liseyi de üniversiteyi de okuyacaktı. Ama yoktu işte. Bu sebeple bütün olumsuzluklara rağmen kararlıydı. Çocuklarını okutmaya hem de ‘Yaratan Rabbinin adıyla’ okutmaya kararlıydı. Cahillik karanlık demekti. O aydınlanmaya ve aydınlatmaya kararlıydı.
Evet bunu yapacaktı ama nasıl? Yaş kırka dayanmıştı ve elde çiftçilikten başka zenaat yoktu. Sekiz nüfus şehir yerinde ne yer, ne içer, nasıl geçinirlerdi? Köydeki evin ve bahçenin parasıyla ve biraz da borçlanarak şehirden eski bir ev almışlardı. Sonuçta başlarını sokacak bir yerleri vardı ya gerisi... Allah kerimdi. Zaten hep ‘Hüda rezzakı alemdir, rızıksız kul yaratmaz ya!..’ derdi. Rızık Allah’tan geliyordu ama kulların da çalışması gerekiyordu. Onun da bileğinin gücünden ve alnının terinden başka birşeyi yoktu. Çalışacaktı. İnşaat işlerinde, halde, çarşıda, pazarda çalışacak ve ailesine bakacaktı, çocuklarını okutacaktı. Allah güç ve kuvvet verdiği sürece alınteriyle hayatını kazanmaya hazırdı. Helalinden olsun ama alınteriyle olsundu.
Bu hiç de kolay olmamıştı, ama sonunda olmuştu. Her türlü sıkıntının, zorluğun üstesinden gelinmiş beş çocuk sırasıyla okumuşlardı. Şimdi onun çocukları ve torunları Malatya'yı da aşarak Türkiyenin metropollerine hatta Avrupa ve Amerika'ya kadar dağılmış bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Seyyid Mehmed Fazlı'nın torunları Sorbon gibi, Viyana Üniversitesi gibi dünyanın en prestijli okullarında tahsil gördüler. Bunların hepsi başta Allah’ın inayeti olmak üzere yalnız ve garip bir adamın ileri görüşlülüğü, azmi, kararlılığı ve çalışmasıyla olmuştu.