İçeriğe geç
Afurca
İrşadiyeli Seyyidler

Abd’ül-Vehhab Çaksu

(D. 1877 – Ö. 8. 11. 1957)

Hazırlayan: Maruf Çaksu


Seyit Abd’ül-Vehhab 1877 yılında Kafkasya’da dün-yaya gelmiştir. Annesinin adı “Halime” babasının adı ise “Mahmut”’tur. Üç kardeştirler. En büyükleri “Seyit Ağa” (Kaf-kasya’da kalmış) en küçükleri de “Rıdvan”’dır. Üç kardeş anneleri Halime hanımla 1897 yılında Kafkasya’dan Niksar’a oradan Malat-ya’ya 1902 – 1903 yıllarında da İrşadiye köyüne akrabalarının yanına gelir yerleşir. Seyit Ağa sonradan Kafkasya’ya döner ve orada kalır.

Köyde kendilerine yer gösterilir. Evlerini yaparlar. Çe-şitli zorluklarla arazi edinmeye çalışırlar. Ormandan açarak elde ettikleri araziler kâfi gelmemektedir. Köyün sınırları içinde arazi sahibi olacak durum da müsaid değildir. Köye 4-5 km mesafede ormanlık bölge olan Keçiağılı arazi açmak için müsaittir.

Burada arazi açmak yerleşmek de tesadüfî değildir. Sık ormanlık olan bölge tetkike gelindiği vakit Keçiağılı’nda karşıki dağlara bakıldığında Seyit Kudret Dede (Güşlü) “Ben buraları memleket (Kafkasya)’te rüyada gördüm.” Der.

Araziler açılır. 8–10 sene İrşadiye köyüne sabah akşam gelinir gidilir. Kulübe, bir oda derken 1930 yılında Keçiağılı da mesken tutulur ve yerleşilir.

Seyit Abd’ül-Vehhab Çaksu 1. dünya savaşı yıllarında askere alınır. Çeşitli cephelerde savaşır. Bacaklarının mermi izleri ile dolu olduğu söylenir. İrşadiye köyünden savaşa diye çıkar yedi sene hiç haber gelmez. Çanakkale’de savaşır. Doğuda savaşır ve Ruslara esir düşer.

Bakû’den trenlerle Sibirya’ya esirleri süreceklerdir. Ora da hayatta kalmaları meçhul. Trene binerken öbür kapısından atlar. Vagonların ve otların arasında saklanır. Tren gittikten ve karanlık bastıktan sonra, sonra Bakû’yü de çok iyi bildiği için kurtulması zorda olsa mümkün olur. Yedi sene sonra İrşadiye’ye döner. Askere giderken yeni dünyaya gelen Seyit Mahmut Çaksu yedi yaşındadır.

Seyit Abd’ül-Vehhab Çaksu hayatının son za-manlarında hasta yattı. Hasta yatağında bile kendisine verilen yiyeceklerin haram – helâl olup olmadığını iyice araştırmadan helâl olduğuna kanaat getirmeden yemezdi.

Rahmetli; mayalı ekmek de yemezdi. Mayalanma olu-yor diye.

Savaşın sıkıntılı günlerinde eşkıyalar geliyor. Kur’an o-kurken dövüyorlar. Kur’an okumayı bırakmıyor.

Öbür Dünyadaki Maaşımı Alamam

Aradan zaman geçer. Artık gazilere de maaş bağlan-maktadır. Uzun yıllar savaşlarda bulunmuş yakını bir gazi;

“- Amca! Gazilere maaş bağlıyorlar. Bunca yıl sen de savaştın. Senin de bu maaşı almak hakkın. Neden müracaat e-dip de maaşını çıkarttırmıyorsun?”

Rahmetlinin verdiği cevap savaşlara herhangi bir dünya menfaati için katılmadığının, sırf Allah rızası için katıldığının bir örneğidir.

“- Ben bu dünyada gazi maaşı alırsam öbür dünyada ki maaşımı alamam. Öbür dünyada ki kazancımı kaybederim.” Der (30)

Biz Gittik Köy Gitti

İstanbul’da Feshane de dokumada çalışıyordum. Ya-nımdaki tezgâhta çalışan biri vardı. Yavaş yavaş samimi ol-muştuk. Benden sakladığı hiçbir şeyi yoktu. Her şeyi anlatı-yordu. Bir gün kendisine sordum;

“- Sen daha önce ne iş yapıyordun”

Tezgâh komşum cevap verdi;

“- Eşkıyalık!”

“Nerelerde yaptın” dedim, saydı. Saydıklarının arasında Balıkesir de vardı. Balıkesir’in neresinde dedim.

“- Manyas – Susurluk civarı. Keltepe’nin etekleri” dedi ve bir olay anlatmaya başladı.

Anlattığı Keçiağılı’nın altındaki Koca Dere Keçi-ağılı’nda ki Kale ve çevredeki kaleler ve yerleşim yerleri, değir-menler. Şöyle devam etmişti.

“- Bir gün Keçikalesi’nin yanında olan mahalleye (Ke-çiağılı) gittik. Yeni yapılmış kulübelerde oturuyorlardı. Kulü-benin birisinin kapısını açtık. İçerde nurani yüzlü, aksakal’lı, inci dişli biri ibadet ediyordu. Herhalde zikir yapıyordu. Bizimle hiç ilgilenmedi. Çok sakindi. Hiç telaş yapmadı. Her halinden korkusuz olduğu anlaşılıyordu. Baba neyin varsa ver dedik. Kapının arkasını işaret etti. Kapının arkasına baktık. Sadece bir tanecik balta vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Bu yaşlı adam bunamış dedik bıraktık gittik. Köyden ayrıldık. Fakat bu ihtiyarın yaptığı gururumuzu incitmişti. Ağrımıza gitmeye başladı. Geri döndük. O ihtiyardan bizimle alay etmesinin hesabını soracaktık. Gidiyoruz, köye ulaşamıyoruz. Mesafe bir türlü azalmıyor. Bir baktık ki biz gittikçe köyde gidiyor. Bizim ona ulaşmamız mümkün değil. Hayretler içinde kaldık ve vazgeçtik. Geri döndük.

Bu olayı Seyit Tamer Yılmaz’ın oğlu Seyit Halit Yılmaz anlatmıştı. Seyit Tamer Yılmaz’da olayı doğruladı ve şöyle devam etti.

“- Rahmetli babam Seyit İsmet Yılmaz’dan bu olayı ben de dinledim. Rahmetli babam bu eski eşkıyanın anlattığı, tarif ettiği muhterem zatın Seyit Abd’ül – Vehhab Çaksu olduğunu üzerine basa basa söyledi. Çünkü eşkıyanın saydığı özelliklerin hepsi onda mevcuttu.

Bunu dinleyenlerin hepsi bu zatın Seyit Abd’ül – Vehhab Çaksu olduğu konusunda hem fikirdirler. Seyit Halit Yılmaz dedesi İsmet Yılmaz’dan defalarca dinlediğini ifade etmişti.

Baba Sen Ne Yaptın?

Bir zamanlar Türkiye’de Arapça ezan okumak yasaklanmıştı. Ezan Türkçe okunacaktı. Çoğu yerde bu yasağa vatandaş uymamıştı. Bu yasağa uymayanlardan biri de Keçiağılı’nda Seyit Abd’ül – Vehhab Çaksu idi. Kim olursa olsun, Keçiağılı’nda devlet erkânı da olsa ezan vakti gelince Arapça okunurdu.

Bir zamanlar ormana da jandarmalar bakarmış Bunlarada orman askeri denirmiş. Birkaç orman askeri rahmetlinin evinde misafirdir. Çaylar içilmiş, sofra hazırlanmaktadır. İkindi vakti de gelmiştir. Ezan okunma-sı lazımdır. Çıkar rahmetli ezanı Arapça yani aslî hali ile okunması gereken hali ile okur. Eve gelir. Jandarmalar; “Baba sen ne yaptın? Kanunlara aykırı hareket ettin. Suç işledin. Biz giderken seni de götüreceğiz.” Derler.

O sırada sofra da gelmiştir. Rahmetli gayet sakin kararlı bir eda ile

“- Evladım! Karnınızı doyurun da onu sonra konuşu-ruz.” Der. (31)

Seyit Abd’ül – Vehhab 8. 11. 1957 tarihinde Hakk’a yü-rüdü.

“Çaksu” soyadını taşıyan aileler Seyit Abd’ül – Vehhab ve Seyit Rıdvan Çaksu kardeşlerden gelmektedirler.

Bu bölümde