Hânedân-ı Nübüvvet
Seyyid olmak ya da olmamak?
O halde biz neden bu çalışmayı yapmaktayız? Günümüzde maalesef, insanları ve özellikle de gençleri sırat-ı müstakîmden saptıracak çok sebepler bulunmaktadır. Sözümona modern çağın insanlara dayattığı ihtiyaçların karşılanması normal bir çalışma ile mümkün olmamaktadır. Aileler bu yoğun dünya meşgalesi içinde çocuklarına çoğu zaman en temel dini bilgileri dahi verememektedirler. Bizim maksadımız hiç olmazsa bu gerçek hikaye vesilesiyle gençlerimizin elinden tutmak, onlara kim olduklarını hatırlatmaktır.
Alemlere rahmet vesilesi olan Yüce Peygamber, kendi mübarek neslinden kıyamete kadar gelecek evliyâ, asfiyâ ve aktâbın annesi olan, cennet kadınlarının sultanı, ciğerparesi Fatıma annemize bizzat:
“ ̶ Kızım nefsini Allah’tan satın almaya bak! Zira Kıyamet gününde üç yerde senin için bir şey yapamam: mizanda, amel defteri verilirken ve sıratın yanında!...”
Buyurarak kendisine neseben bağlı olma konusundaki ölçüyü ortaya koymaktaydı. Yine başka bir defasında da “kendisine yakın ve sevgili olmanın Ehlibeyt’ten olmakla değil takvâ ile olabileceğini” ifade etmiş ve aynı ölçüyü en geniş anlamıyla dile getirmişti.[1]
Yani soy olarak Alemlerin Efendisine dayanmak, kuru bir övünç kaynağı değildir ve olmamalıdır. Bilakis ağır bir sorumluluk ve yükümlülüktür. Bu nedenle, geçmişte ve günümüzde hâl ehli birçok büyük zat kendilerinin seyyid olduklarını gizlemiş, yine Hz. Ali Efendimizin buyurduğu gibi, “insanların içinde insanlardan bir insan olunuz” fermanına ittiba ederek tevazu ile islamiyeti yaşayarak insanlara örnek olmuşlardır.
O halde biz neden bu çalışmayı yapmaktayız? Günümüzde maalesef, insanları ve özellikle de gençleri sırat-ı müstakîmden saptıracak çok sebepler bulunmaktadır. Sözümona modern çağın insanlara dayattığı ihtiyaçların karşılanması normal bir çalışma ile mümkün olmamaktadır. Aileler bu yoğun dünya meşgalesi içinde çocuklarına çoğu zaman en temel dini bilgileri dahi verememektedirler. Bizim maksadımız hiç olmazsa bu gerçek hikaye vesilesiyle gençlerimizin elinden tutmak, onlara kim olduklarını hatırlatmaktır.
Ebû Turab'ın Evladı, Mütevazı Olmalı[i]
Bir gün muazzez annemiz Hz. Fâtıma ile Allah’ın Arslanı Hz. Ali arasında bir anlaşmazlık olmuştu. Evden çıkıp mescide gelerek kumların üzerine uyuyakalan Hz. Ali Efendimiz’in üstü başı toprağa belenmişti. Nihayet rakîk kalbinin ikazıyla Resûlullah Efendimiz’in kendisine doğru geldiğini hissedince gözlerini açtı. Resûlullah:
" ̶ Kalk yâ Ebâ Turab!" (Kalk ey toprağın babası)
Buyurunca ayağa kalktı. Yüce Resûl, muhterem damadının ridâsına bulaşan toprağı mübarek elleriyle silkelemişti.
Hz. Ali Efendimize "Toprak Babası" lakabını bizzat Peygamber Efendimiz bağışlamıştı. Toprak, hilm ve mahviyetin (tevazuun) remziydi. Hz. Ali de, sadece bir defa toprağa bulandığı için değil toprakla işaret olunan mahviyetkâr yüce ahlâka boyandığı için bu iltifata mazhar olmuştu. O’nun evlatlarının da bu iltifat-ı nebeviye mazhar olan cedd-i emcedleri gibi, mütevazı ve rakîk kalp sahibi olmaları, kimseye tepeden bakmamaları, faziletfürûşluk yapmamaları hele hele nesepleri dolayısı ile fahirlenmemeleri ve mahviyet libasına bürünmeleri gerekmez mi?
Sen Hânedân-ı Nübüvvetsin!
Seyyidler, sadece seyyid olmakla Allah katında hiç bir şey elde edilmeyeceğinin bilincinde olarak, Allah’ın Yüce Kitabında emrettiği gibi dosdoğru olmalı, adaletten ayrılmamalı, dinin emir ve yasaklarına her müslüman gibi hatta daha fazla riayet etmeli ve özellikle de güzel ahlak timsali olmalıdırlar.
Bizim bu çalışma boyunca gerek tarihi olaylarla gerekse büyüklerimizden duyduğumuz şifahi bilgilerle anlatmaya çalıştığımız, aslında herkesin az-çok bildiği bazı hususları derli toplu bir araya getirerek hem kendi kuşağımıza hem de bizden sonraki kuşaklara nerden geldiğimizi anlatmaktır.
Elimizde yazılı soy şecerelerimiz var. Böyle mübarek bir soydan geliyoruz. Bunun şükrünü eda etmeli değil miyiz? Cenab-ı Allah’ın bizi yokluktan varlık alemine getirmesi bir şükrü gerektirir. Varlık aleminden taş, toprak, ağaç, hayvan değil de insan yaratması ayrı bir şükrü gerektirir. İnsanların içinden müslüman yaratması ayrı bir şükrü gerektirir. Müslümanların içinden “sırat-ı müstakîm” üzere yaratması ayrı bir şükrü gerektirir. Bütün bunların üstünde bir de ayrı bir ihsanı ilahî olarak nesebimizin tertemiz, pâk, nurlu ve mukaddes bir altın zincirle Allah’ın Habibine, Kaînatın Efendisine, en mükemmel insan en büyük Peygambere dayanmasının nasıl bir şükür gerektirdiğini, nasıl bir sorumluluk olduğunu anlatmaya kelimeler kifâyetsiz kalmaktadır!...
Nitekim Evliyalar Sultanı Hz. Ali Efendimiz şehadetinden önce ölüm döşeğinde iken bütün çocuklarını çağırmış ve Hz. Hasan’ın şahsında hepsine vasiyetini beyan etmişti. Şah-ı Velayet Efefendimiz şöyle diyordu:
“ ̶ Gözümün nuru oğlum!..
Sen dünyanın emin hâkimi, ASRIN MUHTEREM SEYYİDİSİN...Kadir ve haysiyetini, şeref ve meziyetini iyi muhafaza et. Ömrünü boş şeylerle geçirme...Ömür nefeslerini beyhûde yerlerde tüketme...Malını da günah yolunda sarfetme ki, dünyadan amelsiz çıkıp da Bârigâh-ı İzzet’e amelsiz varmış olmayasın...Güzel sözünü güzel işinle birleştir ki, güzel beyanın meziyetini, lütuf ve ihsanın semeresini zâtında cem’etmiş olasın...
Bir de yapamayacağın bir şeyden dem vurma! Söz ehli olmaktan daha çok iş ehli olmalısın!...
...
Oğlum,
Sen başkalarına benzemezsin...SEN HÂNEDÂN-I NÜBÜVVETSİN, sen ümmetin gözbebeğisin...SEYYİDLİK ŞEREFİNİ HAİZ OLDUĞUN GİBİ, HAL VE GİDİŞİN DE ÖRNEK VE MÜMTAZ OLMALI...”[2]
İşte bizim için altın ve elmasla yazılıp en mûtena duvarlarımıza değil, bizzat beynimize ve kalbimize nakşedilmesi gereken bu vasiyet, benim de ifade-i meramımı en veciz şekilde dile getirmektedir. Aslında bu mütevazı çalışma Hz. Ali Efendimizin bu vasiyetini O’nun torunlarına iletmekten ibarettir. Yoksa amacımız seyyidliğin bir üstünlük olduğunu anlatmak değildir.
Seyyidlik hem bir lütuf hem de büyük bir mes’uliyettir. Sadece bu mes’uliyetimizi hatırlamak ve hatırlatmak istedik. Cenab-ı Hak’dan hata ve kusurlarımızı bu duru niyetimize bağışlamasını niyaz ederiz.
[1] Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318, Deylemî, Müsned, I, 287 (No:904), Ahmed, Müsned, V, 235; Ali el-Muttakî, Kenz, III, 91.
[2] Hz. Ali, Mustafa Necati Bursalı, İstanbul 199?, s.