İçeriğe geç
Afurca

Hicret

Hicret

Ali, ucunda mutlak bir ölüm gözüktüğü halde hiç tereddüt etmeden o mübarek yatağa girmişti. Fütüvvet kahramanı Ali, Kâinatın Efendisinin dilinden “Lâ fetâ illâ Ali... (Ali’den başka yiğit yoktur...)” sözünü belki de ilk o gün hak etmişti. Uğruna canlar feda edilecek, yârdan ve serden geçilecek büyük hakikat böylesine inanmış, gözü pek, yiğit insanların ve onların evlatlarının omuzlarında yükselecekti. Nitekim başta kendisi, sonra oğulları Hasan ve Hüseyin olmak üzere, bütün yeryüzüne yayılan Ehlibeyt ahfadı kıyamete kadar bu istikamet ve bu şehamet üzre olacaklardı...

İnsanlığın yeryüzündeki serüveni sona yaklaşmış, bunun emaresi olarak gönderilen Zat’a (SAV) Hira Dağı’nda kutsal görevinin tebliğ edilmesinin üzerinden 13 yıl geçmişti. Sıkıntının, ızdırabın, çilenin, işkencenin her türlüsünün adeta resmi geçit yaptığı 13 yıl... Yüksek dağların zirvelerinden tipinin, karın, boranın hiç eksik olmadığı gibi insanlığın en yücesinin başından da ızdırap ve çileler eksik olmamıştı. O ve O’na inananlar, bütün sıkıntılara iman ve teslimiyetleri kadar engin olan bir sabırla tahammül ediyorlardı. Ancak günden güne artan sayılarıyla beraber yapılan işkenceler de artmaya başlamıştı. En büyük destekçileri olan Yüce Nebi’nin eşi Hatice ve amcası Ebu Talib’in de âlem-i bekâ’ya göçmelerinden sonra artık Mekke’de kalmak imkansız hale gelmiş ve hicret için izin çıkmıştı. İmkân bulanlar birer ikişer Yesrib’e göç etmeye başlamışlardı.

En son Damadı Osman ve kızı Rukiye de gidince artık en büyük Rehber’in hayatı iyice zorlaşmıştı[1]. Tabii etrafında kalan bir avuç insanın da... Mesela bunlardan Ebubekir hicret için izin isteyince İnsanlığın Yol Göstericisi ona “Sabret” demişti, “belki Allah sana bir yol arkadaşı ihsan eder”... Ve öyle de olmuştu. Onun yol ve mağara arkadaşı, insanlık ağacının tek meyvesi, tâ Adem Nebi’den itibaren bütün kutsal elçilerin müjdesi, insanlığın hülâsası Kâinatın Efendisi olmuştu. O nasıl bir yolculuktu ve o ne kutlu bir arkadaşlıktı! Nitekim bu kutsal yolculuk ve bu aziz yolcular Rabb’in Yüce Beyanı’nda şöyle taltif edilecekti:

« Eğer siz O’na yardım etmezseniz; doğrusu Allah, O’na yardım etmişti. Hani kafirler O’nu çıkarmışlardı da, O ikinin ikinicisydi. Hani onlar mağarada idiler ve hani O, arkadaşına; üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Bunun üzerine Allah, O’na sekinetini indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti. Ve küfretmiş olanların sözünü alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise en yüce olandır. Allah; Aziz'dir, Hakim'dir. (Kur’an 9/40)»

En Emin olan Zat’ta Mekkelilerin birçok emanetleri bulunmaktaydı. Mekkeliler O’nun canına kasdetmişlerdi ama O hâlâ onların emanetlerini düşünüyordu. Emanetlerin başına birşey gelmeden sahiplerine iade edilmeliydi. Sonunda emanetleri Ali’ye teslim edip kendisi gittikten sonra yerlerine ulaştırmasını istemişti. Kendisine de yeşil hırkasını giydirip yatağına yatırmış, evinin etrafını saran Mekkelilerin yüzlerine doğru toprak serperek aralarından süzülüp çıkmıştı. Ali, ucunda mutlak bir ölüm gözüktüğü halde hiç tereddüt etmeden o mübarek yatağa girmişti. Fütüvvet kahramanı Ali, Kâinatın Efendisinin dilinden “Lâ fetâ illâ Ali... (Ali’den başka yiğit yoktur...)” sözünü belki de ilk o gün hak etmişti. Uğruna canlar feda edilecek, yârdan ve serden geçilecek büyük hakikat böylesine inanmış, gözü pek, yiğit insanların ve onların evlatlarının omuzlarında yükselecekti. Nitekim başta kendisi, sonra oğulları Hasan ve Hüseyin olmak üzere, bütün yeryüzüne yayılan Ehl-i Beyt ahfadı kıyamete kadar bu istikamet ve bu şehamet üzre olacaklardı...


[1]Bu bölüm İskender Pala’nın “Mihmandar” adlı eserinden özetlenerek alınmıştır.

Devamı için başlıklara tıklayınız.

Bu bölümde