İçeriğe geç
Afurca
Ehlibeyt ve Kafkasya

Kafkasya'nın fethi

Kafkasya, Emevi ve Abbasilerin hükûmet merkezlerinden (Şam ve Bağdat) çok uzak ve bir o kadar da erişilmesi güç bir yer olması nedeniyle, bu dönemlerdeki zulümlerden bunalan Ehlibeyt mensuplarına sığınak olmuştur. Bölgenin fethinden sonra Arap müslümanlar buraya yerleşmeye başlamışlar; zaman içerisinde bölge halklarının da İslamiyete girmeleriyle bölge tamamiyle İslam yurdu haline gelmiştir.

Ancak seyyidlerin, Azerbaycan’ın kuzeybatısında bulunan şimdiki “Quba (Guba) Rayonu”nun bulunduğu bölgeye ne zaman geldikleri tam olarak bilinmiyor. Bilinen husus şudur ki; bölgenin Stratejik Başkenti Derbend’in alınması ile bağlantılı olarak ilk müslümanlar ve ilk seyyidler Derbend’e gelmişler buradan da bölgeye yayılmışlardır. Nitekim Quba ile Derbend’in arası sadece 100 km.’dir. Bu nedenle, biz burada kısa bir tarihi bilgiden sonra Ehlibeyt mensuplarının Derbend’e ilk gelişlerini çok güvenilir bir kaynaktan aktaracağız.[1]

Müslümanlar daha Râşit Halifeler zamanında Kuzey Afrika, Orta Asya, Anadolu, Kafkaslar hatta Uzak Doğuya kadar hemen hemen bugünkü İslam dünyasının sınırlarına ulaşmışlardı. Anadolu’nun doğusu ve Kafkasların güneyi Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. İşte bu fütuhat sırasında hicretten sadece 20 yıl kadar sonra müslümanlar Derbent’e de gelmişler ve Derbend Kralı ile bir barış antlaşması yapmışlardı (643 m.).

Daha sonra Hz. Osman döneminde ise Tiflis fethedilmiş (646 m.) ve Kafkasya kavimleri kitleler halinde müslüman olmaya başlamışlardı. Stratejik konumundan dolayı tarih boyunca sürekli el değiştiren Derbend ise nihayet Emevî halifesi Hişam b. Abdülmelik zamanında, Miladi 728 yılında fethedilmişti.

Doğudan batıya doğru 1200 km boyunca uzanan geçit vermez Büyük Kafkas Dağları silsilesinin Kuzeyi “Kafkasya” diye bilinmektedir. Güneyine ise Maverâ-i Kafkas (Trans Kafkasya) veya Güney Kafkasya denmektedir. Fakat asıl Kafkasya bu yüce dağların ardındaki onlarca kadim medeniyete ve kültüre ev sahipliği yapan bölgedir.

Gerçekten de Kafkasya’da çok sayıda farklı kavimler yaşamaktadır. Bölgenin sert coğrafyasının etkisiyle insanlar da sert, haşin fakat adil, sağlam karakterli ve özgürlüklerine düşkündürler. Kafkasyanın eşsiz güzellikteki tabiatı ile yeraltı ve yerüstü zenginlikleri tarih boyunca hep diğer milletlerin dikkatlerini bu bölgeye çekmiştir. Bu doğal, kültürel ve maddi zenginliklerle birlikte aynı zamanda erişilemeyen bir konumda olması, Kafkasya’yı ve orada yaşayan insanları efsanelere konu etmiştir. İnsanlar hayallerindeki korku, dehşet, zenginlik, iyilik, güzellik, mutluluk gibi olumlu ve olumsuz ne varsa hep o erişemedikleri ve bilmedikleri yere atfetmişlerdir. Bu nedenle erişilemeyen ya da gerçekleşmesi imkansız olan şeyler için kullanılan “Kaf Dağı’nın ardında” tabirindeki dağın Kafkaslar olduğuna inanılır.

İşte bu yüce dağlar bütün silsile boyunca sadece iki yerden tabii olarak geçit vermektedir. Bu iki geçitten daha önemli olanı ise Orta Asya ile Anadolu, Avrupa ve Orta Doğuyu birbirlerine bağlayan Derbend geçididir. Derbend, Kafkas dağlarının Hazar denizine en çok yaklaştığı yerde kurulmuştur. Farslar bu geçidi kapalı kapı, geçit, sınır karakolu anlamlarına gelen “Derbend” adıyla anmışlar; Araplar, kapıların kapısı anlamında “Bab-ül-ebvab” diye isimlendirmişlerdir. Müslüman Arapların fethinden önce bölgede bulunan Türk kavimleri ise buraya "Demir Kapı" diyorlarmış. Bu doğal geçidi kontrol edebilmek için Calgan dağının denize bakan yamacında inşa edilmiş olan Derbend kalesi, tarih boyunca birçok defa onarılmış olup bu sayede günümüze dek ayakta kalabilmiştir.

Derbend Cuma Mescidi

Miladi yedinci yüzyılın ortalarında başlayan İslam hakimiyeti belli dönemlerde kesintiye uğramışsa da İslâmiyetin Kafkasya’daki kavimler arasında yayılması devam etmiştir. İslâmiyet’in Kafkasya’nın özellikle doğu kısmında ve Dağıstan’da yayılması Emevî Halifesi Hişâm b. Abdülmelik’in kardeşi Mesleme b. Abdülmelik ile Mervân b. Muhammed adlı komutanlar zamanında gerçekleşmişti.

yamaçlarına kadar uzanıyordu.

XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti’nin hâkimiyetinde bulunan Dağıstan, asırlar boyu Moğol ve Tatarların saldırılarına uğramış ve nihayet İran’ın eline geçmişti. Bu dönemde şamhallık denilen küçük prenslikler kuruldu. XVI. yüzyılın ikinci yansında bunların bâzıları Rus koruması altına girdi. Dağıstan üzerinde sürüp giden İran, Rus ve Osmanlı çekişmeleri, 1813 de Rusya’nın bu toprakları ilhak etmesi ile neticelendi.

“Susmakta ve gizlenmekte hayat yoktur. Bilgi ve edep ancak halk ile ilişkide olup gizlenmekte değildir.” diyen Seyyid Mehmed Zâhid Hazretleri’nden itibaren, seyyidler bilgiye susamış olan halkı irşad için suskunluklarına son vermişlerdir. Bilgi bakımından devirlerinin her zaman en üstünü olan seyyidler bazan vaazları ve nasihatları, bazan da eserleri ile daima halkı irşad ve terbiye etmeye çalışmışlardır. Gençler, yalçın kayalıklarda av yaparlarken büyükleri halkı eğitir, bu suretle bir taraftan cengâverlik, bir taraftan da ilim yollarında ordaki insanlara örnek olurlarmış.


[1]İlgili bölüm, 1860’da, -13 yaşındayken- babası Seyyid Muhammed Said Efendi ile birlikte İstanbul’a hicret eden büyük müfessir, âlim ve mutasavvıf Seyyid Ahmed Hüsâmeddin Efendi’nin oğlu tarafından kaleme alınan “Seyyid Hüsameddin Hazretleri ̶ Hayatı ve Eserleri” adlı eserden özetlenerek alınacaktır. Seyyid Ahmed Hüsameddin Hazretleri, İstanbul’dan da Medine-i Münevvere’ye gitmiş ve 11 yıl Medine’de mücavir olarak kalmıştır. Seyyid Hazretleri, kendi ecdadının Kafkasya’ya ne zaman ve ve ne suretle intikal ettiklerini ciddi şekilde araştırmış ve böylece, aslında bütün Ehlibeyt mensuplarının bölgeye ilk gelişlerinin nasıl olduğunu açıklıkla ortaya çıkarmıştır. Seyyid Ahmed Hüsameddin Hazretleri gibi, maddi ve manevi ilimlerde söz sahibi, Arapça ve Türkçe’ye aynı oranda vâkıf (Her iki dilde de çok değerli eserler vermiş ancak bunların pek azı bize intikal etmiştir) bir âlim tarafından bu meselenin açıklığa kavuşturulması bu hususta kulaktan kulağa yayılan değişik rivayet ve söylentileri geçersiz kılmıştır. Dolayısı ile göç hikâyemizdeki çok önemli bir boşluk, bu sağlam kaynaktan alınmak sûretiyle doldurulmuştur.

Devamı:

Bu bölümde