Kur'anla geçen bir ömür
Son güncelleme: 18 Aralık 2023
Akşamları köyün yaşlılarının yanına gidiyor, onların sohbetlerine katılıyordu. Bu arada köyün imamlığını yapan Erzurumlu Sofu Abdullah’tan da gizlice Kur’an dersleri alıyordu. Belki de büyüklerin meclisine katılarak baba özlemini gideriyordu. Onun sırtını dayayacağı bir babası yoktu artık. Oysa başını okşayacak, sırtını sıvazlayacak, evin geçimini sağlayacak, onu ve annesini koruyacak bir babaya ne kadar da ihtiyacı vardı.
1940’lı yıllar... Çeyrek yüzyıllarını cephelerde geçirmiş, neredeyse işe yarar tüm insan gücünü kaybetmiş bir millet şimdi de uğruna her şeylerini feda ettikleri değerlerden mahrum edilmekteydiler. Bunun için mi bunca meşakkate göğüs gerilmiş, bunun için mi dağlar denizler aşılarak “vatan”a sığınılmıştı? Yoksa yağmurdan kaçarken doluya mı tutulmuşlardı? Sorular, sorular...
Seyyidler bir taraftan ağır vergiler yüzünden kendi yiyeceklerini dahi vermek zorunda kalıyorlar, yol vergisi adı altında bedava çalıştırılıyorlar; diğer taraftan da beyinlerine üşüşen bu soruların cevaplarını arıyorlardı. Uğruna canların feda edildiği kitap yasaktı. Kur’an okumak, öğrenmek ve hele öğretmek büyük suçtu. Kur’an ancak samanlıklarda, ahırlarda büyük bir gizlilikle öğretilebiliyordu.
Seyyid Mehmed Fazlı’nın ilk hocası babası olmuş ancak bu kısa sürmüştü. Babasının zamansız ölümünden sonra annesi – kendisi ümmi olasına rağmen – hep onu teşvik ederek Kur’anı öğrenmesini sağlamıştı. Seyyid Mehmed Fazlı’yı her fırsatta Kur’an bilen büyüklerin yanına gönderiyor onlardan ders almasını sağlıyordu. Seyyid Halid'in hanımı Selahat hala, Seyyid Ahmet Paşa ve sonradan kayın pederi olacak olan Seyyid Zekeriya’nın oğlu Seyyid Yusuf onun hocalarıydı. Bulduğu her fırsatta onların yanına gidiyor ders alıyor ve sonra tarlaya çalışmaya gidiyordu. Tarladaki işlere mola verdiğinde ise koynundan elif cüzünü çıkarıp dersini tekrar ediyordu. Bu şartlarda çalışmasına rağmen çok başarılı idi. Kısa sürede Kur’an okumayı öğrenmiş ve hatim yapmaya başlamıştı. 1945 yılında köyde İlkokul açıldığında o Kur’anı hatmetmişti bile.
Onun Kur'anla tanışması böyle olmuştu. Sonra Kur'anı elinden hiç düşürmemişti. Tarlada, bahçede, çarşıda, pazarda hep Kur'anla birlikteydi. 1956 yılında askerden geldikten sonra düzenli olarak cüz okumaya başlamıştı; hergün bir cüz okuyor böylece ayda bir hatim yapıyordu. Ramazan aylarında ise hatim sayısı en az iki veya üçe çıkıyordu. Bu güzel alışkanlığını ölene kadar terketmeyecekti. 1956'dan 2016'ya kadar tam 60 yıl hiç aksatmadan hergün bir cüz...onun hayatında Kur'anın kerameti tezahür ediyordu. Geçirdiği bir beyin embolisi (pıhtı atma) nedeniyle doktorlar beynin belli bir bölümün zarar gördüğünü ve unutkanlık, hafıza kaybı veya bunama belirtilerinin ortaya çıkacağını söylediler. Ancak bu olaydan ölümüne kadar 10 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen onun hafızası pırıl pırıldı. Belirtilerin hiçbiri ortaya çıkmadı. Çünkü o devamlı okuyordu. Okunmaktan dolayı lime lime olmuş olan Kur'anında öldüğü gün 24. cüz bitmiş 25' e gelinmiş gözüküyordu. Ve o gün Rebiülevvel ayının 24. günü idi. Son hatmini de evlatları tamamlayarak yollamışlardı kendisine...
Akşamları köyün yaşlılarının yanına gidiyor, onların sohbetlerine katılıyordu. Bu arada köyün imamlığını yapan Erzurumlu Sofu Abdullah’tan da gizlice Kur’an dersleri alıyordu. Belki de büyüklerin meclisine katılarak baba özlemini gideriyordu. Onun sırtını dayayacağı bir babası yoktu artık. Oysa başını okşayacak, sırtını sıvazlayacak, evin geçimini sağlayacak, onu ve annesini koruyacak bir babaya ne kadar da ihtiyacı vardı.
Köyde herkes onu seviyordu. Oyun çağında bir çocuk iken annesiyle bir başına kalması onu birden bire olgunlaştırmıştı. Zaten o farklı bir çocuktu. Diğer çocuklar gibi davranmaz sanki büyümüş de tekrar küçülmüş gibi ağırbaşlı hareket eder, akıllıca konuşur ve karşılıklı konuşmalardaki uslübu ile herkesi şaşırtırdı. Ayrıca ateşîn bir zekası olduğu da hemen anlaşılıyordu. Bu yüzden Kur’an okumayı hemen öğrenmiş, bir iki sene sonra da Osmanlıca’yı sökmüştü. Daha 14-15 yaşlarında olmasına rağmen köyün yaşlılarının sohbet toplantılarının müdavimi olmuştu. Hatta uzun kış gecelerinde bu sohbetlere mutlaka onu da çağırıp, ona Osmanlıca Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Cenkname gibi kitaplar okutup dinliyorlardı. Evet babasını kaybetmişti ama bütün bir köyün hayranlığını kazanmış ve örnek gösterilen bir çocuk olmuştu.